| Hüsnü Yıldızı Ölüm Orucunda Ziyaret Ettik... |
|
|
|
| Perşembe, 11 Ağustos 2011 15:05 |
|
Devrimci İşçi Hareketi ve Devrimci Mücadelede Emekliler olarak 8-9 Ağustos tarihinde Ölüm Orucu direnişçisi Hüsnü Yıldız’ı ziyaret ettik. 20 saat süren otobüs yolculuğumuzda hep anlatılan, duyduğumuz ama görmeden anlaşılamayacak, duyumsayamayacağımız manzaralarla karşılaştık. Dersim’e yaklaştığımız zaman yollarda, her yanda, askeri zırhlı silahlı araçlar, tanklar, her adım başı askerler, polisler… Bir an kendini savaşta hissediyor insan. On yıllarca nice katliama tanık olmuştur bu topraklar, nice zulme… Fakat doğrudur; tam olarak bir iç savaştır bu henüz son aşamasına gelmemiş de olsa, yani bizim mutlak zaferimizi ilan edeceğimiz güne. İlk bakışta insanlarımız bu durumu kanıksamış gibi gözükse de, hiç bir şey yokmuş gibi davransa da biz biliyoruz ki yine o insanlardır bu topraklardan zulmü ve sömürüyü kovacak olanlar. Ve sonunda Dersim’e gelmiştik, otobüsten indikten sonra Emekli-Sen’deki arkadaşlarla slogan atarak çadıra gitmekle ilgili konuşuyorduk, acaba Hüsnü’nün dinlenme saati midir, rahatsız eder miyiz? Bunları düşünürken çadır görevlisi arkadaşla karşılaştık. “Dinleniyor direnişçimiz ama fark etmez” dedi. Slogan atarak çadıra yaklaştık, Hüsnü Yıldız çadırdan çıkarak sesin geldiği yönü arıyordu. “Yaşasın Ölüm Orucu Direnişimiz”, “Ali Yıldız Ölümsüzdür” sloganlarıyla gelen bizleri görünce şaşkınlığı gülümsemeye dönüşmüştü. Bizler de şaşırmıştık Ölüm Orucunun 60. gününde olmasına rağmen dimdikti, biliyoruz bu gücü ona veren haklılığı ve kararlılığıydı. 14 yıl önce karanlığın acuzeleri ve cüceleri tarafından katledilen ve ülkemizin her tarafında bulunan yüzlerce toplu mezardan birine gömülmüş olan kardeşi, Halk Kurtuluş Savaşçısı, umudun elçisi Ali Yıldız’ın cenazesini alabilmek için 60 gündür Ölüm Orucunda hücre hücre ölüyordu, annesi ve kızı da yanıbaşındaydı. Hüsnü her işini kendi yapmak istiyor, yapılması gerekenlerle ilgili görevli arkadaşları uyarıyor, gündemi çok iyi takip ediyor, olayları süzgeçten geçiriyor. Tek başına bir komutanmış gibi savaşı idare ediyordu, tek başına olmadığının bilincinde olarak. O yalnız kardeşi için değil tüm toplu mezarlardakiler için mücadele ettiğinin bilinciyle sorumluluğunu en iyi şekilde yerine getirmek için çabalıyordu. Akşam her zamanki gibi günlüğünü yazıyordu, biz çaylarımızı içiyorduk, sıcak içten sohbetiyle bizimle konuşuyordu, civcivi öldüğü için üzülüyordu kafam ona takılıyor diyordu. Kızı Neslisu dolaşıyor çadırın etrafında, çocukça saldırıyor oraya buraya, belki tam olarak farkında değil olanların onun tek düşüncesi sevgili babasının yanında olmak. Hüsnü ile konuşurken biz “kardeşin kardeşinin çorbasına göz dikip kaşık attığı bu zamanlarda ben çocuklarıma böyle bir miras bırakacağım için çok mutluyum” demişti. Hüsnü ve Ali’nin annesiyle Sakine anayla sohbet ediyoruz. Her iki oğluyla da gurur duyduğu her halinden belli olan bir Anadolu kadını. İstanbul’dan geldiğimizi duyunca heyecanlanıyor, evi İstanbul’da ve aylardır uzakta. Sakine ana yalnızca bir mezar istiyor; annesini hiç üzmemiş, insanın insan tarafından sömürülmemesi için, daha güzel ve insanca bir yaşam için savaşırken şehit düşen oğul için. Hüsnü’ye bakıyor içi eriyor “kardeşini öyle çok severdi ki O’nun için ölümü göze aldı” diyor. Kaygılı olsa da O’da emin yapılması gerekenin ölüm orucu olduğundan. Bu direniş sonuçlanınca Ali oğlu gibi olduğu için zindanlarda zulüm gören oğlunun arkadaşlarını sürekli ziyarete gideceğini söylüyor, “Ali’yi görürüm onlarda” diyor. Ayrılmayı hiç istemediğimiz halde gitmek için kalkıyoruz. Onu çok ayakta tutmak istemiyoruz hava çok sıcak, güneş kavuruyor. Fotoğraf çekiniyoruz beraber, Necati abi bir şiir okuyor Ahmet Arif’ten “Vay Kurban”. ”Yiğitlik, sen cehennem olsan bile Feda’yı kabul etmektir, Cennet yapabilmek için seni yoksul ve namuslu halka, Bu’dur ol hikaye Ol kara sevda “… Vedalaşıyoruz. Yine sloganlarımızla ayrılıyoruz. |