Ana sayfa

Eylem takvimi

Birde şu haberi okuyun

Yürüyüş'e Toplatma Kararı PDF Yazdır e-Posta
Pazartesi, 15 Ağustos 2011 14:20

(NOT: Yürüyüş'ün PDF halini okumak için yandaki kapağın üzerine tıklayın)

Bağımsızlık Demokrasi Sosyalizm İçin YÜRÜYÜŞ dergisinin 14 Ağustos 2011 tarihli 281. Sayısının toplatılmasına karar verildi.

13. Ağır Ceza Mahkemesinin, derginin yayınlandığı  14 Ağustos 2011, Pazar günü verdiği;

“Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde tüm nüshalarına el konulmasına, dağıtım ve satış yasağının uygulanmasına”

kararı gereğince toplatıldı.

Derginin toplatılmasına gerekçe gösterilen ise; 20.sayfadaki “Dayı, herkese ve her şeye rağmen devrime Yürümektir”, 32.sayfadaki “Devrimci için devrimci okul” ve 38. Sayfadaki “Çayandaki Çadır direnmekten öte Şansımız olmadığını öğretti düşmanın teslim olma saldırılarına dur demek için birlik olmamız gerektiğini öğretti, mahallemizde örgütlü gücümüzle yeni direnişler yaratabiliriz”  başlıklı yazılardır.

Matbaadan çıktığı gün ile aynı gün içerisinde derginin tamamını okuyarak sakıncalı yazıları seçen mahkeme aynı gün – Pazar günü – aynı hızla karar da vermiş oldu.

Kararı öğrendik, Yürüyüş halkın elinden hiç düşmedi, bir Ferhat’ı sandalyeye bağladılar kahpe kurşunla, yüzlerce Ferhat sokak sokak, kapı kapı Yürüyüş’ü ulaştırdılar halkımıza… işkencelerde aldılar Engimizin canını, yüzlercesi Engince dağıtıyor Yürüyüş’ü… Hiç susmadı Yürüyüş… Kapısına bombalarla, tepesine helikopterlerle geldiler, okurları ellerinde dergileriyle “Yürüyüş Susturulamaz” diye haykırdı Taksim meydanında…

Şimdi Yürüyüş’e toplatma kararı verilmiş… Biz, Yürüyüş’ü sahipleniyor ve sakıncalı bulunan yazıları okurlarımızla paylaşıyoruz:

Sayfa 20:

Dayı, herkese ve her şeye  rağmen DEVRİME YÜRÜMEKTİR!

“Tüm emekçi halklarımızın, işçi sınıfımızın, yoksul köylülerimizin, yurtseverlerin, aydınların, tüm dünya halklarının huzurunda bir kez daha yineliyoruz ki, yeryüzünde halkların özgürlüğünü ve kurtuluşunu savunan tek ülke, tek bir örgüt kalmasa dahi kurtuluş bayrağını taşımaya devam edeceğiz.” (Dursun Karataş)

Bu sözler, devrimci hareketin önderinin 38 yıllık devrimci yaşamından bize bıraktığı mirasın direklerinden biridir. En zor koşullarda, kuşatmalarda “tek başına” yürüme, devrim iddiasını sürdürme kararlılığı Dayı’nın pratiğini özetler.

Dayı’nın devrimci yaşamı çoğu kez, çatışmanın en şiddetli anlarında “tek başına” yürüyüşü sürdürme doğrultusunda verilen tarihsel kararlardan oluşmaktadır.

Dayı, 38 yıllık devrimci yaşamında “tek başına” kalmanın, kuşatmaları yarmanın, “herkese ve her şeye rağmen” diyebilmenin, cesaret ve güvenini defalarca gösteren bir önderdir.

Nitekim Kızıldere’den şehitliğine kadar geçen dönemde sayısız kez tek başına kalındı. Çatışmaların en şiddetli anlarında yeri geldi “herkesin söylediğinin tersi söylendi.” Bundan zerre kadar çekinilmedi. Yeri geldi, “herkesin yaptığından farklı şeyler yapıldı.” Bu kendine, ideolojisine, örgütüne güvendi.

Kendine güven, en zor koşullarda en büyük bedelleri göze alabilmektir. Nitekim, bize öğrettikleriyle yolumuza devam ederken, “tek başımıza” da olsak, emperyalizme kafa tutmaya devam ediyoruz.

Devrim için bedel ödemeye, şehitler, tutsaklar vermeye devam ediyoruz. Onun içindir ki, “ölümüz için” tereddütsüz “ölmeye yatıyoruz.” Tutsaklarımız için, hastalarımızı sahiplenmek için, halkımız için her tür bedeli işte bu anlayışın ve kültürün, bize bırakılan geleneğin sonucu olarak tereddütsüz sahipleniyoruz.

Dayı bu kültürü şöyle ifade ediyordu;

“Parti-Cepheliler sağ veya soldan etkilenmez, yalnız başına da kalsa doğru bildiklerini savunurlar... Parti-Cepheliler Türkiye sol hareket tarihinin en büyük direniş kahramanlıklarını yaratmış insanlardır. Direnmek ve teslim olmamak, Parti-Cephelilerin yaşam biçimidir.” (Seçme Yazılar, Dursun Karataş, syf: 468)

 

“Tek başına” da olsa en zor zamanlarda direndik

“Örgütümüz ‘CUNTA 45 MİLYON HALKI TESLİM ALAMAZ’ şiarıyla cuntaya karşı savaş ilanı yaptı.(...) cuntaya karşı görkemli bir karşılayış ortaya koyabilmiştik. Siyasi arenada sadece düşman güçler ve biz vardık. Kalan sol sessiz ve suskundu.

Faşist cuntaya karşı mücadele kararı, (...) halka ve devrime bağlılığımızın, bu amaç için çekinmeden kendimizi feda edebileceğimizin göstergesi olmalıydı.” (Dursun Karataş, Kongre Belgeleri 1, syf: 54)

Türkiye devrimci hareketi için sınav günleriydi o günler. Bir yanda ricat, mültecilik ve türlü teoriler ile mücadele terk edilirken, devrimci hareket, “tek başına” Amerikancı faşist cuntaya meydan okuyordu.

Dayı’nın önderliğinde “tek başına” kalınan, genç bir hareket olmamıza, kimi eksiklerimize, legal alışkanlıkların bir kısmını üzerimizde taşımamıza karşın savaşmakta tereddüt etmediğimiz bir dönemdir cunta dönemi.

Yine o dönem birer toplama kampı haline getirilen cuntanın hapishanelerinde de bu bakış açısıyla direndik. Sayısız direniş ve onların doruğu olan 1984’teki ölüm orucuyla, cuntanın teslim alma politikalarını bozduk.

Dayı o günleri ve sol’un tavrını şöyle ifade ediyordu;

“O gerektiğinde yalnız başımıza, özgücümüze güvenerek, şehitler verme pahasına da olsa oligarşinin bu saldırı dalgasının önüne barikat oluşturmalı, teslimiyetin önüne geçmeliydik. Oligarşi, '83 genel direnişinin kırılmasıyla oportünizmin içerisinde bulunduğu ruh halini iyi değerlendiriyordu. Oportünizme karşı psikolojik üstünlüğü ele geçirmişti. Oportünizmin tek tip elbise giyme isteğiyse, faşizmi iyice umutlandırıyor ve kararlılık gösterileri yapmasına neden oluyordu.” (age, syf: 77)

Nitekim, oportünizmin tek tip elbiseyi giymeyi teorileştirdiği, direniş hattından geriye düştüğü koşullarda devrimci hareket tek başına bırakıldığı koşullarda ölüm orucu eylemini örgütledi.

Oportünizmin “tek tip elbise devlet politikası... geri adım attıramayız” düşüncesiyle tek tip elbiseyi giydiği koşullarda da, Devrimci Sol tutsakları direniş mevzisini terk etmedi.

Ve Dayı’nın vurguladığı gibi “tek başına” büyük bir zafer kazandık.

“Direnmeliydik. 15 Kasım 1985'ten itibaren cunta direniş karşısında pes etmeye başladı. Ve cuntadan tüm haklarımızı alarak, '86 Ocak'ında tek tip elbiseyi tümden kaldırttık, cuntaya tutsaklar cephesinden büyük bir yenilgi yaşattık. Direnişimizin tarihsel önemi ortaya çıkmıştı. Artık oportünizmi de, bağımsızı da, herkes mavi kefenlerini çıkarabilirdi. Bu tarihi dört şehit vererek yazmıştık.” (age, syf: 79, 80)

 

Sosyalizmi “tek başına” savunduk

Sosyalizme yönelik saldırıların en üst boyuta tırmandığı 1990’lı yıllar da, ülkeler, partiler, örgütler için sınav yıllarıydı.

Emperyalistlerin ideolojik, fiziki saldırıları, sosyalist ülkelerdeki karşı-devrimci komplolar, darbeler karşısında ya “tek başına” kalmayı göze alıp sosyalizmi ve sosyalizmin kazanımlarını savunacak ya da bir çok partinin yaptığı gibi devrimi, sosyalizmi, orak çekiçleri inkar edip, emperyalizmin “yeni dünya düzeni” ne “boyun eğecektik.”

Dayı’nın önderliğindeki devrimci hareketin tarihinde böyle sınav dönemleri çokcadır. Ama hiçbirinde boyun eğilmemiş, tek başına da olsa doğrular savunulmuştur.

“Sosyalizmin yenildiği” tespitlerinin yapıldığı o yıllarda da sosyalizmi savunduk, devrimden, orak çekiçten, kızıl bayraklarımızdan vazgeçmemeyi savunduk. Dayı o tavrı şöyle somutlamıştır:

“Emperyalizmin, sosyalist sistemi yıktığı, sosyalizmin yenildiği masallarını anlattığı bir dünyada, kendisine ‘devrimci-komünist’ diyen birçok örgütün emperyalizmle uzlaşmak ve silah bırakmak için kuyruğa girdiği bir dünyada, ‘Marksist-Leninistiz’ diyerek tüm emperyalistlere ve yerli işbirlikçilerine meydan okuyarak, silahlı mücadele bayrağını kaldırmak, deli damgasını yemekle özdeşti.” (age, syf: 134)

İşte o damgayı yeme pahasına sosyalizmi savunmanın onurunu taşıdık. Ve en önemlisi sosyalizm için mücadeleyi sürdürürken, “emperyalizmin değişmediğini” ısrarla anlatarak, sosyalizmin yükseliş yıllarının tekrar yaşanacağını da belirttik.

Dayı’nın bu öngörüleri, sosyalizmi “tek başına” sahiplenme cüreti, bizi bir kez daha tarih ve halklar önünde haklı çıkardı.

Hele Romanya’da karşı-devrimin yaşandığı, Çavuşesku iktidarının emperyalistler tarafından yıkıldığı, neredeyse dünyada tüm solun karşı- devrimi sahiplendiği koşullarda “tek başımıza” sosyalizmin Romanya’daki kazanımlarını ve Çavuşeskular’ın direnişini savunduk. Kimilerinin “halk isyanı” diye alkışladığı karşı-devrimi mahkum ettik.

Dayı bunu şöyle ifade ediyordu;

“Çürümenin, kokuşmanın doruğa tırmandığı, ihanetin alabildiğine ucuzladığı bu sol dünyada, namussuzların, hainlerin, ülkelerini emperyalistlere satanların yanı sıra, bütün dünyanın düşmanlığını kazanma pahasına bile olsa, proletaryanın, halkın, adaletin, özgürlüğün, sosyalizmin savunucusu olmalıydık. İşte, emperyalist komplonun Romanya iktidarını yıktığı koşullarda dünya solu, Çavuşesku iktidarının doğrularının veya yanlışlarının savunulup savunulmamasından öte, emperyalizme karşı olup olmamanın sınavını verdi.” (age, syf: 135)

 

Büyük direnişte “tek başına” bir tarih yazdık

Oligarşinin F Tipleri ile devrimci hareketi tasfiye saldırısı karşısında diyebiliriz ki, “tek başına” kalma pahasına bir tarih yazdık. Teslim olmadık. Hücre saldırısını şehitlerimiz, kararlılığımız ve cüretimiz ile püskürttük.

Emperyalizmin ve oligarşinin hücre saldırısı Anadolu topraklarından devrimciliği “söküp atma” saldırısıydı. Solun bir yığın teori yaparak bu sürecin dışına düştüğü koşullarda sansüre, kuşatmalara, oportünizmin saldırılarına karşın tek başına yolumuza devam ettik.

Bu büyük direnişte Dayı’nın iradesi, kararlılığı, tecrübesi ve “tek başına” kalmaktaki, tarihsel tecrübesi belirleyicidir.

“Bunun en büyük kanıtı, dünyada bir benzeri daha görülmemiş dördüncü yılına giren direnişimizdir. Birçok eksiğimiz var. Ama birçokları gibi emperyalizmin gücüne tapmadık. Düşü̈ncelerimizi değiştirmedik, bedel ödemekten kaçınmadık. Ve bugüne geldik. DÜNYADA BİR BENZERİ DAHA GÖRÜLMEMİŞ BİR DİRENİŞ YARATTIK.” (Dayı, Seçme Yazılar, Dursun Karataş, syf: 495)

Devrimci hareketin tarihi içinde böyle onlarca yol ayrımında, tek başına yüründü hep. Kimilerinin düşüncelerini terk ederek, düzene teslim olduğu koşullarda tek başına da olsa doğruları söylemeye, mücadele etmeye devam ettik.

Bugünde Dayı’nın bize sunduğu perspektifle halk düşmanlarına meydan okuyarak, bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm mücadelesini sürdürüyoruz. Dayı’nın herkese ve her şeye rağmen diyebilen kararlılığı, kılavuzumuz olmaya devam ediyor.

 

 

“Bütün dünya ve Türkiye solunun, dıştan gelen sağ rüzgarlardan ve yenilgi       yıllarının getirdiği ideolojik, felsefi, ahlaki sapkınlıklardan etkilenerek, çürümeye başladığı yıllarda, savrulmamayı başararak, ideolojik ve örgütsel bütünlüğümüzü koruduk. Tek kişi de kalsak, örgütsel onuru, örgüt kişiliğini korumayı öğrendiğimiz ...yıllardır.” (Kongre Belgeleri 1)

 

*

Sayfa 32:

Devrim İçin Devrimci Okul

Ders: Demokratik Mücadele (2)

 

DEMOKRATİK  MÜCADELEYİ KURMAYCA ÖRGÜTLEMELİYİZ

 

Bir devrimci yöneticinin kurmayca çalışması ya da kurmayca düşünmesi,"ordunun muharebeye hazırlanmasında ve savaş sırasındaki sevk ve idaresi için özel olarak yetiştirilmiş" olması anlamına gelir.

 

Sevgili okurlarımız merhaba.

Geçtiğimiz hafta demokratik mücadele konusunu işlemeye başlamıştık. Ağırlıklı olarak da demokratik mücadelenin ülkemiz koşullarından nasıl şekillendiğinden, faşizmle mücadelenin bir mevzi savaşı olduğundan sözettik.

Evet, faşizme boyun eğmemek için demokratik mücadeleyi büyütmemiz gerekiyor.

Demokratik mücadeleyi büyütmek ise örgütlenmek demektir.

Örgütlülüklerimiz aracılığıyla yol, su sorunlarımızı çözeriz.

Örgütlülüklerimizle yozlaşmaya "hayır" diyebilir;

faşist terörü durdurabiliriz.

Her türden özlem ve taleplerimizi yerine getirmenin tek aracı örgütlülüklerimizdir.

Çünkü örgüt yoksa gücümüz de yok demektir.

Örgütlü halk yenilmeyen tek güçtür.

İşte bunun için halkı örgütlemeli, devrim mücadelemize "hiç yıkılmayacak kaleleri" yani kitleleri kazanmalıyız.

Demokratik mücadelenin başarısı, onu kurmayca örgütlemeye bağlıdır. Örgütlenme yaratmak için ilk önce DOĞRU BİR ÇALIŞMA TARZI gerekir. Doğru çalışma tarzı kurmayca çalışmadır.

Bir devrimci yöneticinin kurmayca çalışması ya da kurmayca düşünmesi, "ordunun muharebeye hazırlanmasında ve savaş sırasındaki sevk ve idaresi için özel olarak yetiştirilmiş" olması anlamına gelir.

Kurmayca çalışmanın örgütlenme faaliyetindeki anlamı şunlardır:

- Alanı- birimi-bölgeyi örgütlemek üzere iyi bir hazırlık yapmaktır. Bilgi eksikliklerini gidermek, alan ya da birime vakıf olmaktır.

-Öngörülü olmaktır. Karşımıza çıkacak muhtemel sorunlar, engeller... vb. tahmin edilir.

- Doğru karar vermeyi sağlar. Doğru karar vermek çok yönlü düşünmeyle mümkündür.

Bizim kurmaylık anlayışımızda çok yönlü düşünmek abartılı değil, aksine sade bir düşünce tarzını içerir. Bir sorunu ya da bir konuyu iki yönüyle ele almak yeterlidir. Hem örgütlenmemiz cephesinden, hem de konunun muhatabı olan taraf açısından düşünmek yeterlidir.

Bu iki yönün sentezi bizi yanlış yapmaktan alıkoyar.

Örneğin; herhangi bir faaliyetimizin güvenliği sözkonusu olsun. Bunu hem kendi örgütlülüğümüzün olanakları, hem de düşman saldırısının koşullarıyla beraber değerlendirmek ve bir sonuca varmak gerekir.

- Her sorunun mutlaka bir çözümü olduğunu unutmamak ve denemekten asla vazgeçmemektir.

 

–Demokratik Mücadele Kendiliğindenciliğe  Bırakılamaz

Alanı ya da birimi tanımamak, vakıf olmamak kendiliğindenci çalışmaktır. Kendiliğindenci tarzda çalışanlar olayların arkasından sürüklenirler ve sadece günü kurtarmakla yetinirler.

Oysa her çalışma alanında, birimde, bölgede öncelikle bir araştırmacı gibi hareket etmeliyiz. Çalışma yaptığımız alanın tüm olumlu-olumsuz özelliklerini bilmeliyiz. Faaliyet yürüteceğimiz alanda, dost-düşman güçler kimlerdir, bu alanda örgütlemeye yöneldiğimiz kitlenin siyasi eğilimleri nelerdir; hangi partiye oy veriyorlar; geçmiş mücadele birikim ve deneyleri var mı; gerici özellikleri nedir; gelenekleri, kültürel yapıları nedir; mezhep ya da ulusal özellikleri nelerdir; yaşlı, genç, esnaf, kadın vb. yoğunluğu ve niteliği nedir türünden sorulara öncelikle cevap bulmalıyız.

Kitlelerin durumu, niteliği, bilinç düzeyi, gelenekleri-görenekleri ve kültürel düzeyi bilindiğinde, bir yönetici kadromuz için kitleyi nasıl ve neye yönlendireceğimiz açık ve net hale gelir. Amacına hizmet eden bir çalışma örgütlenebilir.

Hareket tarzımızın ne olması gerektiğini, önceliklerimizi, neleri tali durumda bırakmamız gerektiğini, kullanacağımız mücadele ve örgütlenme araçlarının niteliğini belirleyecek olan budur.

Bulunduğu alanda mücadelenin gelişmesi ve kitleselleşmesinin önündeki engelleri bilmeyen yönetici bunları nasıl yokedeceğini de tasarlayamaz. Dar faaliyetlere hapsolur kalır. Yönetici örgütlenmesini öngörü ile hazırlamalıdır.

Yapmazsa ne olur?

Ya şaşkınlığa düşüp bocalar ya da nesnelliğe teslim olur ve yaptıklarıyla yetinir duruma gelir.

Kurmayca çalışan yönetici örgütlü hareket eder; engelleri gözetir; yeri geldiğinde ya da engel önüne dikildiğinde buna uygun örgütlenmeleriyle yolunu temizler.

Kurmayca değil kendiliğindenci çalışma tarzının en önemli sonucu; kitleyle gerçek anlamda bütünleşememesidir. Çünkü temel olan sorunları çekip çıkarmakta zorlanır, tali sorunlarla uğraşır. Bu tarz emek sarfettiği halde sonuç alamaz, kitle bağlarını geliştiremez.

Örneğin mahallerde halk devrimci örgütlülüğün önüne pekçok sorunla gelir. Ya da oradaki kurumlaşmamızın çözülmesi gereken sayısız sorunu vardır.

Halkın kendi arasındaki tartışmalar, komşuluk ilişkilerindeki sorunlar, esnafın sorunları...vb.

Kuşkusuz tüm bunlar devrimci irade altında çözüme kavuşturulmalıdır.

Ancak mahalledeki yönetici zamanının ve enerjisinin ağırlıklı bölümünü bu tür çalışmalarla geçiriyorsa günü kurtarıyor demektir.

Tali olanı tüm faaliyetlerinin merkezine koyuyor ve dar alana hapsoluyor demektir.

Yönetici örgütlenme yapmalıdır. Kendisini sadece evlere, esnafa, siyasi kurumlara... girip çıkan ve propaganda yapan bir çalışmayla da sınırlamamalıdır.

Örgüt kurmalıdır.

Temel faaliyeti budur.

Diğer tek tek sorunların çözümü yöneticinin temel faaliyetine tabidir. Kaldı ki tek tek pratik sorunları çözen mekanizmaları yaratacak olan da bu çalışma tarzıdır. Halkın sorunları yine "halk örgütlülükleri" aracılığıyla çözülmelidir. Aksi boğulmadır, kendini tekrardır.

Yöneticinin yaptığı her çalışma (dar-kitlesel) sonunda somut örgütlenme adımları atabiliyor mu ya da en azından örgütlenme için bir zemin yaratabiliyor mu?.. Önemli olan budur.

Halkı iyi tanımalı, propaganda faaliyetlerini nasıl yapacağını ve sonuçlarını nasıl toparlayacağını tasarlamalıdır.

Bir mahalli çalışmaya başlanıldığında, o mahallede genç-kadın- esnaf-liseli tüm kesimler ayrı ayrı incelenmelidir.

Hepsine yönelik ajitasyon ve propaganda yapılmalı; hepsi için ayrı ayrı örgütlenme araçlarımız yaratılmalıdır. Bu konuda pekçok malzeme, araç ve biçim yaratabiliriz.

Deney ve birikimlerimiz yeterlidir. Önemli olan kullandığımız araçları işlevli kılabilmektir; alanı hücrelerine kadar örgütlemeyi hedeflemektir.

Örneğin, çocuklardan istihbarat; yaşlılardan propaganda grupları; kadınlardan lojistik, molotof vb. yaptırma, dikiş, sağlık gibi konularda yararlanabiliriz.

Sorun geniş düşünmekte, herkesi şu ya da bu biçimde mücadeleye katmanın yollarını bulabilmektir.

 

–Örgütlü Halk Yenilmez!

Halk Komitelerini Örgütlemeliyiz

Kitleler eskiyi yıkmak, yeniyi kurmak yeteneğine sahiptirler. Birçok ülke devrimi de bunun açık kanıtıdır.

Halkın emekçiliğine, "doğruları halkça yakalamasına", yaratıcılıklarına güvenmeliyiz. Halka kendi savaşını benimsetmenin yolu budur.

Geniş kesimleri kucaklayacak, kitlesel militanlaşmayı sağlayacak olan da halk komiteleridir.

Halkın ekonomik, siyasi, kültürel, ulusal birçok talebine sahip çıkarak halkın her kesiminin gücü oranında, verebilecekleri oranda mücadeleye katılabilmesini sağlamak durumundayız.

Bunun yolu, halk kesimlerinin önüne somut görevleri koymaktır. Halkın düzenle olan çelişkilerine, ihtiyaçlarına, özlemlerine denk düşen bir mücadele biçimi yaratabilmeliyiz.

Halk komiteleri aynı zamanda, örgütlenmemize üretkenlik ve dinamizm katacak, yeni insanları kadrolaştırmamıza hizmet edecektir.

Halk Komiteleri yerine göre yarı-legal ve illegal olabilirler. Bunu bölgenin yörenin durumu, nesnelliği belirler. Bizim açımızdan esas olan, faşizmin denetimi dışında olmasıdır.

Halkın içinde bulunduğu koşullara uygun olarak, yaşamını fazla altüst etmeden görevler alabilmelerinin de zeminini oluştururlar.

Komitelerin çalışma esası;

"HERKES YAPABİLECEĞİ KADAR AMA BİZİM DOĞRULARIMIZLA YAPAR" ilkesidir.

Herkes devrim için mücadele edebilir. Herkes kendi hakları ve özgürlükleri için, onurlu bir yaşam için, emeğine sahip çıkmak için halk komitelerinde görev alabilir.

Halk komiteleri halkın her düzeyde acil ihtiyaçlarına cevap vermekten günlük yaşamını düzenlemeye, halk gösterilerine, yaygın-geniş protestolara vb. kadar birçok faaliyet içinde olabilirler.

Mücadelenin pratik olarak önümüze çıkardığı tüm görevler komitelerin işi olabilir.

Sağlık, eğitim, kültür, mahallelere özgü olarak barınma, elektrik çekme, arazi kullanımı, kepenk tamiri, cam takma vb. çok çeşitli görevleri yerine getirebilirler.

Yine bulundukları alanın, bölgenin savunması, güvenliği, yozlaşmaya karşı mücadele gibi konularda da halk komiteleri kurulabilir.

Halk komiteleri görevlerimizi halkla paylaşmanın birer aracıdırlar.

Yaşamın örgütlenmesinden irili ufaklı pekçok işin yapılmasına kadar sorumluluk alabilirler.

Gençler güvenlik görevlerini yerine getirebileceği gibi, yaşlılardan oluşan bir komite mahalledeki ahlaki sorunları tartışma ve çözüm bulma işlevini üstlenebilir. Ya da yaşlıların "Devrimcileri destekleyin onlara katılın, savaşın..." propagandasını yapmalarından daha etkileyici ne olabilir?

Halk komiteleri kollektif yapılardır.

Kollektivizm ise aklımızı ve tecrübelerimizi birleştirmektir.

Bu da demektir ki halk komitelerinde birleşerek çok daha akıllı, çok daha güçlü olabiliriz.

Toparlayacak olursak;

- Halkı örgütlemenin esası halk komiteleridir. Her alanda öncelikli görevimiz daha fazla komite kurmaktır.

- Komiteler halkın her kesimini mücadeleye katar.

Halkı mücadele için eğitir.

Hayatın ve mücadelenin sorunlarını çözer.

Dayanışmayı sağlar.

Komiteler;

Üretkenliği ve yaratıcılığı arttırır.

Boşlukta ve belirsiz bir şey bırakmaz.

- HALKA GİTMEK

- HALKIN HER KESİMİNİ MÜCADELEYE KATMAK

- HALKIN HER SORUNUNA ÇÖZÜM ÜRETMEK, ALTERNATİFLER SUNMAK komitelerin temel işlevidir.

 

–Ajitasyon-Propaganda Faaliyetlerimiz Sade,

Anlaşılır ve Etkili Olmalıdır

Geçmişten bugüne yarattığımız tüm zenginliklerimizi, deneylerimizi kitleye maletmenin yollarını yine yaratıcı bir tarzda çeşitlendirmeliyiz.

Afişten pankart biçimlerimize, sloganlarımızdan eylemlerimizin görselliğine kadar etkili olmalıyız.

Bir örgütün ajitasyon propaganda faaliyeti doğrudan ideolojik çizgisiyle ilişkilidir.

İdeolojik olarak güçlü ve net olanlar etkili ajitasyon-propaganda yapabilirler. Soyut, ne dediği anlaşılmayan tarz devrimcilerin tarzı değildir.

Etkili ve ikna edici olabilmek için; güçlü mücadele geleneklerine sahip olmak,

teorik-siyasal çizgilerinin gereğini yerine getirmek için bedel ödemekten kaçmamak,

"söylediğini yapan, yaptığını da savunan" bir anlayışa sahip olmak gerekir.

Halkı mücadele saflarına çekmek, halkın öncüsü olmak boş laflarla gerçekleştirilemez. Bu yaşanılan deneyimlerden çıkarılmıştır.

Mahir Çayan'ın dediği gibi:

“Türkiye halkı soyut propagandaya “ceğiz-cağız’a hiç ama hiç itibar etmez. Kitleler 1961'den beri bu tip dergilere bildirilere alışıktırlar.

‘Lafla peynir gemisi yürümez!‘ Kitle, öncüsünü bizzat savaşın içinde görmek ister. Görecek ki senin içtenliğine inansın."

Tarihsel birikimlerimizi, ideolojimizden aldığımız kararlılık ve kavga ruhunu, iktidar perspektifimizi, ajitasyon propaganda faaliyetlerimizde kullanabilmeliyiz.

Katliam davalarımızda "ADALET İSTİYORUZ" sloganımızdaki iktidar perspektifi gibi.

Kardeşini toplu mezarlardan çekip almak isteyen Hüsnü Yıldız’ın direnişindeki "CENAZEMİZİ İSTİYORUZ" sloganındaki netlik ve kararlılık gibi.

Ya da şehidimiz Sibel Yalçın'ın cenazesini teslim alabilmek için kurulan barikatların ardında "CENAZEMİZİ VERMİYORLAR" sloganıyla açılan pankart gibi...1995 tarihinde Okmeydanı'nda direnerek şehit düşen Sibel'in cenazesi oligarşiyle devrimciler arasında bir irade savaşına dönüşmüştür. Oligarşi Sibel Yalçın'ın cenazesini bir devrim gösterisine dönüşeceği korkusuyla günlerce ailesine teslim etmedi. Aile evinin önündeki barikatlı direnişle cenaze teslim alınabildi.

Ajitasyon propagandamız kimi zaman sürecin ihtiyacı olan tek bir hedefe de yönelebilir.

Her eylemde, her faaliyette ana halkaya hizmet etmesi gerekebilir. Bugünün koşullarında mahallelerde, okullarda, hayatın her alanında faşizme karşı direnmenin;

"BOYUN EĞMEYECEĞİZ

ISLAH OLMAYACAĞIZ" demekten geçmesi gibi...

Faşizme karşı direnen Sovyet halkının deneyimi öğreticidir:

"Siz, Stalin yoldaşın raporlarından, Lenin'in eserlerinden her gelişme evresinde temel halkayı yakalamanın ne kadar önemli olduğunu biliyorsunuz. Ajitasyonda da, propagandada da, parti eğitim işlerinde de bu temel halkanın yakalanması zorunludur. Şimdi bütün Sovyet halkının önünde duran ve asıl, yazgısını belirleyici görev nedir? Alman işgalcileriyle savaşmak. Bu nedenle nerede ajitasyon yaparsanız yapın, ne iş görürseniz görün, hangi insanla konuşursanız konuşun propagandamız, her yerde şu asıl göreve; herkesi bütün gücüyle bu genel halk davasının gerçekleşmesine, Alman işgalcilerinin yok edilmesine yardım etmelidir."

Sevgili okurlarımız, dersimizi şimdilik bitiriyoruz. Haftaya demokratik mücadele konusunu başka yönleriyle işlemeye devam edeceğiz. Görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın...

 

“Türkiye halkı soyut propagandaya ‘ceğiz-cağız’a hiç ama hiç itibar etmez. Kitleler 1961'den beri bu tip dergilere bildirilere alışıktırlar.

‘Lafla peynir gemisi yürümez!‘ Kitle, öncüsünü bizzat savaşın içinde görmek ister. Görecek ki senin içtenliğine inansın." (Mahir Çayan)

 

*

Sayfa 38:

ÇAYAN’DAKİ ÇADIR, DİRENMEKTEN ÖTE ŞANSIMIZ OLMADIĞINI ÖĞRETTİ

DÜŞMANIN TESLİM ALMA SALDIRILARINA DUR DEMEK İÇİN BİRLİK OLMAMIZ GEREKTİĞİNİ ÖĞRETTİ

MAHALLELERİMİZDE ÖRGÜTLÜ GÜCÜMÜZLE YENİ DİRENİŞLER YARATABİLİRİZ

Çayan'daki direnişin 82. gününde Hüseyin Aksoy Parkı’nda bir program düzenlendi. Program başlamadan önce mahallede yapılan sesli çağrılarla, Çayan halkına akşamki programın duyurusu yapıldı. Bu haftaki programda, Dev-Genç’lilerin hazırladığı tiyatro oyunu ile Çayan'dan yerel sesler vardı.

Çayan çocuklarının Gündoğdu marşını söylemesiyle başlayan programda, Çayan'ın gençlerinden Gizem ve Buse sahne alarak, türküler söylediler. Yine, Kadir isimli bir mahalleli bağlamasıyla türküler söyledi. Çayan halkından Serap ise kızıyla birlikte sahne alarak türkü söyledi.

Dev-Genç'liler, parasız eğitimi konu alan skeçlerini oynadılar. 4 kişilik bir ekip değişik yörelere ait halaylar çekti sahnede. Grup Yorum'un genç öğrencileri halay türküleri söylerken; parktakiler halaylar çektiler.

Çayan'daki program, gelecek hafta açlık grevi direnişinin biteceği ve geniş bir program yapılacağı duyurusuyla biterken; meşaleli yürüyüş yapıldı.

“Keyfi Tutuklama Zulmüne Son” pankartı arkasında meşalelerle yürüyen TAYAD'lılar “Keyfi Tutuklama Zulmüne Son!”, “Kahrolsun Faşizm Yaşasın Mücadelemiz!”, “Çayan Faşizme Mezar Olacak!”, “Mahir Hüseyin Ulaş Kurtuluşa Kadar Savaş!” sloganlarıyla Dilan Cafe önüne geldiler.

Dilan Cafe önünde Sibel Kırlangıç tarafından yapılan açıklamada, “Haklarımız için her yerde direniyoruz. Keyfi tutuklama zulmüne son verilmesi için Çayan'da açlık grevi ile; Dersim'de çatışmada şehit düşen Ali Yıldızımızın cenazesini alabilmek için de Dersim'de ölüm orucu direnişiyle direniyoruz. Direniş, hayatın en onurlu damarıdır. Direniş; insanlığın değerlerini korumadır, ödediğimiz bedellere, yarattığımız geleneklere sahip çıkmadır. Bundandır ki, zulme karşı her direnişimiz halka bir çağrıdır: Zalimin karşısında diz çökmeyin, direnin.” denildi.

 

Direniş günlükleri tarihe düştüğümüz notlardır

Direnenlerin kaleminden çadır direnişi

80. Gün

79. gün gecesi sivil araçların çadırımızı taciz etmesiyle geçmiş... Sürekli mahallenin içinde gezerek parkın etrafındaki sokaklarda turlayarak insanları rahatsız etmeye çalışmışlar. Bir ara beş tane aracın ard arda geçtiğini anlatıyor arkadaşlar. Düşman psikolojik bir savaş yürütüyor bir yandan da. Sizi de kaçırırım, gözaltına alırım, tutuklarım diyor. Sabah bu sohbetle karşılaşıyorum çadıra ilk geldiğimde.

İdil Kültür Merkezi'nden bir arkadaş geldi çocuklarımıza marşlar, türküler öğretecek.

Bir abi geldi kendisi ve oğlu görme engelli mahalleye yeni taşınmışlar çadırımızı merak etmiş. Onunla sohbet ettik. Memnun bir şekilde ayrıldı masadan, “yine geleceğim” diyerek.

TAYAD'dan Topkapı' dan ve Çağlayan'dan insanlar çadırı ziyarete geldiler.

Bu arada iki arkadaşımız da Cuma günü olacak etkinliğin afişlerini asmak için ayrıldılar.

 

84. Gün

Bugün Tozkoparan'dan ve İstanbul Üniversitesi'nden ziyaretçilerimiz oldu. Mahalleden arkadaşlar ise gün boyu derneğin temizliğiyle uğraştılar. Çadır kurulalı zamanlarının büyük bir kısmı çadırda geçiyordu ve şimdi çadırda son günlere yaklaşırken onlar da derneğe geçişin hazırlıklarını yapıyorlar. Arkadaşlar epey yoruldu.

Mahallenin abileri ve ablalarıyla oturduk masada. Tüpümüz bitmişti. Günlerden pazar olduğu için açık tüpçü bulamadık. Bir ablamız durumu fark etmiş, hemen gelip demliklerimizi istedi. Çay demleyip getirdi. Grup Yorum'un ezgilerini dinlerken çayımızı içtik.

Hava karardıktan sonra bir hazırlık başladı. Duvara beyaz bir perde asıldı. Bir genç arkadaşımız bilgisayarını getirmiş, sinevizyondan film seyredeceğiz. Bizim için sürpriz oldu. Çağlayan'dan arkadaşlar gelmişlerdi, onlar da hazırlıklara dahil oluyor. Yine film izlemeye hazırlandığımız sırada TAYAD'lılar geldi ziyaretimize. Epey kalabalıklaştı çadırımız ve onlarla birlikte Cesur Yürek filmini izledik. Eskimeyen filmlerden biri. Böylece bir direniş gününü daha geride bıraktık.

 

86. Gün

Sabah erkenden uyandık, bir yandan çayımızı koyarken bir yandan da çadır temizliğimizi yaptık. Bugün Çayan'dan bir kız bir erkek olmak üzere iki arkadaşımız açlık grevine başladı. İkisinin de ilk açlık grevi tecrübesi.

Öğleden sonra gençlikten arkadaşlar geliyor ve bizlere Cevahir Alışveriş Merkezi önünde Ali Yıldız için başlayan açlık grevi çadırını anlatıyorlar. Grup Yorum korosundan kız arkadaşlar toplanıp geldiler. Onların gelişiyle birlikte son gün programında kimlerin olacağını öğreniyoruz. Direnişin 90. günü yani cumartesi günü buradaki açlık grevi çadırımız kalkacak. Bu son güne özel bir program olacak. Şu an için programda Grup Yorum, Erdal Bayrakoğlu, Burhan Berken, Ruhan Mavruk ve İdil Tiyatro Atölyesi’nin olacağı netleşmiş.

 

---

Mahallelerinin, yoksul halkın sorunlarına sahip çıktıkları için tutuklanan ve herbiri değişik hapishanelerde tutsak olanlar, bizlerden biridir. Daha düne kadar onları mahallelerimizin sorunlarına sahip çıkarken hep yanıbaşımızda gördük. Bugün tutsaklar! Onları sahiplenmeye, onları tanımaya devam edeceğiz...

Kimdiler?

Salman Tökü: 30 yaşında. Elazığ doğumlu. Gebze'de oturuyor.  İşsiz.

Hüseyin Tepe: 27 yaşında, Sivas doğumlu. 1 Mayıs Mahallesi’nde oturuyor. İşsiz.

Serkan Sülü: 27 yaşında  ve Erzincan'lı.  Sarıgazi Yenidoğan Mahallesinde oturuyor. İşsiz.

Yoldaş Aydoğan: 30 yaşında. Tokat doğumlu. Gazi Mahallesi’nde  oturuyor. İnşaat demircisi.

Kemal Avcı: 27 yaşında. Tokat doğumlu. İstanbul Sarıgazi’de oturuyor. Kartonpiyer ve boyacılık yapar.

Ali Ekber Durgun : Gazi Mahallesi’nde oturuyor. İşci.

Ne yaptılar?

Salman Tökü: Halkın sorunlarına karşı duyarlı olmuş, hep halkın yanında yer almıştır. Anadolu Haklar ve Özgürlükler Derneği'ne gitmekte, çalışmalarına katılmaktaydı.

Hüseyin Tepe: Anadolu Haklar ve Özgürlükler Dernegi'ne gitmiş, 1 Mayıs Mahallesi’nin yozlaştırılmasına karşı halkı duyarlı kılmıştır.

Serkan Sülü: Sarıgazi Özgürlükler Derneği'nin başkanıdır. Sarıgazi halkının ve gençliğinin sorunlarına sahip çıkmıştır.

Yoldaş Aydoğan: Gazi Özgürlükler Derneği’ne gitmekteydi. Hırsızlığa, uyuşturucuya karşı çıkmıştır.

Kemal Avcı: Sarıgazi Özgürlükler Derneği’ne gitmekteydi. Mahallesinin gençliğinin yozlaşmasına izin vermemiş, bunun için gençliğe gerçekleri anlatmıştır hep.

Ali Ekber Durgun : Gazi Özgürlükler Derneği'nin etkinliklerine katılarak, yoksul halkı sahiplendi.

Neden tutuklandılar?

Salman Tökü: Halkın yanında yer aldığı için

Hüseyin Tepe: Yozlaşmaya karşı çıktığı için

Serkan Sülü: Dernek başkanı olduğu, halka yönelik çalışmalar yaptığı için.

Yoldaş Aydoğan: Gazi Mahallesi’nin çürütülmesine karşı mücadele ettiği için.

Kemal Avcı: Halkın sorunlarını sahiplendiği, yozlaşmaya karşı çıktığı için tutuklanmıştır.

Ali Ekber Durgun: 9 Nisan 2011’de gözaltına alındı. 4 aydır  tutuklu olmasına karşın mahkemesi açılmadı. Halkın sorunlarını sahiplendiği için.

Ana sayfa